|
FIKIH
ve FIKIH USULÜ
Fıkıh,
Müctehidlerin, tafsili şer’i delillerden istinbat
ettiği şer’i ameli hükümlerdir.
Fıkıh Usulü,
Müctehidin şer’i ameli hükümleri tafsili
delillerinden çıkarabilmesine yarayan kurallar
bütününe fıkıh usulü denir.
Fıkıh ilmi:
1. Füru’ (Furuu’l-fıkıh: Tatbiki hukuk),
Fıkıh denince, genellikle bu ilmin füru’ dalı
kastedilir.
1. Usul (Usulu’l-fıkıh: Nazari hukuk)’dur.
2.
الفقه: اَلعِلمُ بِالأَحكَامِ الشَّرعِيَّةِ
العَمَلِيَّةِ مِن أَدِلَّتِهَا التَّفصِيلِيَّةِ
Fıkıh;
müctehidlerin, tafsili şer’i delillerden istinbat
ettiği şer’i ameli hükümlerdir.
Bir başka anlatımla, müctehidlerin, her bir ameli
meseleyi ilgilendiren delilleri tek tek inceleyip
onlardan çıkardıkları hükümlere fıkıh denir.
أصول الفقه: اَلقَوَاعِدُ الَّتِي يَتَوَصَّلُ بِهَا
المُجتَهِدُ
اِلَى اِستِنبَاطِ الأَحكَامِ الشَّرعِيَّةِ
العَمَلِيَّةِ مِن أَدِلَّتِهَا التَّفصِيلِيَّةِ
Müctehidin, şer’i ameli hükümleri tafsili
delillerinden çıkarabilmesine yarayan kurallar
bütününe fıkıh usulü denir.
أصول الفقه: اَلقَوَاعِدُ الَّتِي يُتَوَصَّلُ بِهَا
اِلَى اِستِنبَاطِ اَلفِقه
ِ
Müctehid:
İctihad melekesine sahip olan ve Hükümleri anlayıp
delillerden istinbat etmek için bu kaideleri esas
kabul eden kişidir.
Ahkam - Hükümler:
“Ahkam” kelimesi “hüküm” kelimesinin çoğuludur.
Hüküm, bir şey hakkında bir durumun olumlu veya
olumsuz olarak belirlenmesi demektir.
Mesela:
“Güneş doğmuştur”
veya
“Güneş doğmamıştır”
dendiği zaman doğma durumunun güneş hakkında varid
olup olmadığı belirlenmiş olur.
Hükümler üç kısımdır:
1- Akli hükümler: Akıl yoluyla elde edilen
hükümlerdir. Mesela: “Bir ikinin yarısıdır” “İki
kere iki dört eder.” “İki zıt bir arada bulunamaz.”
hükümleri böyledir.
2- Hissi hükümler: Duyu organları vasıtasıyla elde
edilen hükümlerdir. Mesela: “Ateş yakıcıdır.” veya
“Güneş doğmuştur veya batmıştır.” hükümlerinde
olduğu gibi.
3- Şer’i hükümler: Şer’i kaynaklar vasıtasıyla elde
edilen hükümlerdir. Mesela: “Namaz farzdır.”,
“Allah’a şirk koşmak en büyük günahtır.”, “Yalan
söylemek, riba haramdır.” hükümlerinde olduğu gibi.
Usul kuralları,
şer’i delillerden elde edilecek olan bu nevi
hükümler için konmuştur. Bu yüzden, akli ve hissi
hükümleri bertaraf etmek üzere tarifteki ”hükümler”
kelimesi “şer’i” kaydı ile sınırlandırılmıştır.
Şer’i Hükümler:
Şer’i hükümler üç kısımdır.
1- Ameli hükümler: İnsanlar tarafından ortaya konan
fiillerle ilgili hükümlerdir.
– Namazın, zekatın, orucun, haccın farz olduğu,
– Zinanın, içikinin, kumarın, ribanın haram olduğu,
– Alım-satım, rehin, vakıf vb. hukuki muamelelerin
caiz olduğu,
– Normal şartlarda yemenin içmenin eğlenmenin mubah
olduğu,
– Borcu yazmanın, alış verişi şahitler huzurunda
yapmanın mendup olduğu,
– Güneşin doğuşu ve batışı esnasında namaz kılmanın,
sünnetleri ve adab-ı şer’iyyeyi terk etmenin mekruh
olduğu gibi
2- İtikadi hükümler: Allah, melekler, kitaplar, nebi
ve rasuller, kader, ahiret gününde gerçekleşecek
olaylarla ilgili hükümlerdir.
3- Ahlaki hükümler: Yalan söylememek, doğruluğa
sarılmak, sözünde durmak, emanete hıyanetlik etmemek
gibi ruhun tezkiyesi ve tehzibi ile ilgili
hükümlerdir.
Ameli Hükümler:
Usul ilminde, sadece ameli hükümlere ulaştıran
kurallardan bahsedildiği için, tarifte “ameli”
kelimesini kullandık
ve böylece itikadi ve ahlaki hükümleri dışarıda
bırakmış olduk. Çünkü bunlar usul ilminde
incelenmez;
İtikadi hükümler “tevhid” veya “kelam” ilminde,
Ahlaki olanlar ise “tasavvuf” veya “ahlak” ilminde
incelenir. [1]
[1] Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 25.
Şer’i Deliller:
Şer’i deliller iki türlüdür.
1- Tafsili (cüz’i) deliller:
Tafsili deliller, fakihin meselesidir.
Muayyen bir mesele ile ilgili olup sadece o
meselenin hükmüne delalet eden cüz’i delillerdir.
Mesela: “Zinaya yaklaşmayın.” (İsra: 17/32) ayeti
sadece zinaya yaklaşmanın haram olduğuna,
“Anneleriniz (ile evlenmeniz) size haram
kılınmıştır.” (Nisa: 4/23) ayeti sadece anneleri
nikahlamanın haram olduğuna,
“… o halde o putlardan, o pislikten kaçının, yalan
sözden kaçının.” (Hacc: 22/30) ayeti sadece
putperestliğin ve yalan şahitliğin haram olduğuna
delalet eder.
2- İcmali (külli) deliller:
Usulcünün araştıracağı deliller bunlardır.
Muayyen bir mesele ile ilgili olmayan ve belli bir
hükmü göstermeyen külli delillerdir.
Mesela: Şer’i hükümlerin kaynağı olan kitap, sünnet,
icma, kıyas ve bunlara bağlı deliller hep birer
icmali delildir.
Bu delillerin “amm” ve “hass” gibi nevileri, bu
nevilerin de kendi içinde “emir”, “nehiy”, “mutlak”,
“mukayyed” gibi ayırımları vardır. “Emir vücub
içindir, nehiy tahrim içindir.” gibi sözler birer
külli delildir.
Şu halde usulcünün yaptığı kendisini cüz’i hükümleri
istinbata götürecek külli kaideleri araştırmaktır.
Fakihin işi ise cüz’i hükümleri cüz’i delillerden,
yani her hükmü o konuda varid olan kendi delilinden
istinbat etmek suretiyle bu usul kaidelerini
istinbat sahasında tatbik etmektir.
Yani usulcünün sahası
külli deliller ile,
fakihin istinbatına yardımcı olacak külli kaideleri
koymak için külli bir hükme delalet eden delilleri
araştırmaya münhasır olduğu halde
Fakihin sahası ise cüz’i deliller ve bunun delalet
ettiği cüz’i hükümlerle sınırlıdır. [1]
Tafsili deliller, fakihin inceleme konusudur. Zira
fakihin gayesi, belirli bir fiilin caiz veya haram
olması, bir sözleşmenin geçerli veya geçersiz olması
gibi cüz’i hükümlere ulaşmaktır. Cüz’i hükümler ise,
cüz’i-tafsili delillerden elde edilir.
[1] Vehbe Zuhayli, Fıkıh Usulü, Risale Yayınları:
11-12.
Tafsili Deliller
İşte bu sebeple, icmali-külli delilleri dışarıda
bırakmış olmak için, tarifte “tafsili” kelimesini
kullandık.
İcmali-külli deliller, fakihin değil, usulcünün
inceleme konusudur.
Zira usulcünün gayesi, fakihin cüz’i hükümleri
tafsili delillerinden çıkarırken faydalanacağı ve
şer’i kaynaklardan hüküm elde etmeye yarayan genel
kurallara ulaşmaktır. Bu kurallar ise, icmali-külli
delillerle ilgilidir, yoksa tafsili delillerle
ilgili değildir. [1]
[1] Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 25-26.
Yazar, fıkıh usulü tarifi içinde fıkıhın mahiyetini
de tanıtacak unsurlara yer verdiğinden burada
“icmali, külli delilleri dışarıda bırakmak için
tafsili kelimesini kullandık” şeklinde yaptığı
açıklamanın, fıkıh usulü değil, fıkıh ile ilgili
olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim aynı
açıklamanın devamında ve özellikle aşağıda icmali
külli delilleri incelemenin fıkıh usulünün
çerçevesine dahil olduğunu belirtmektedir.
(Mütercim: İbrahim Kafi Dönmez)
Fıkıh Usulü:
أصول الفقه:
اَلقَوَاعِدُ الَّتِي يَتَوَصَّلُ بِهَا المُجتَهِدُ
اِلَى اِستِنبَاطِ الأَحكَامِ الشَّرعِيَّةِ
العَمَلِيَّةِ مِن أَدِلَّتِهَا التَّفصِيلِيَّةِ
Müctehidin şer’i ameli hükümleri tafsili
delillerinden çıkarabilmesine yarayan kurallar
bütününe fıkıh usulü denir. [1]
[1] Zekiyyüddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 24. Fıkıh usulü iki
şekilde tarif edilebilir:
Fıkıh usulü:
1) “Şer’i hükümlerin, tafsili delillerden
çıkarılmasını (istinbatını) mümkün kılan kaideleri
ve icmali delilleri öğreten bir ilimdir. Veya,
2) “İstinbat kaideleri ve icmali delillerdir.”
Şu halde bu ilim bize bir takım kaideler öğretecek
[2] biz de bir mesele hakkında anlamak, öğrenmek
istediğimiz şer’i hükmü, o kaideler yardımıyla özel
delillerinden çıkaracağız. [3]
[2] Molla Hüsrev, bu ilme ait iki tarif
nakletmektedir. Mir’at: 11, 14.
[3] Burada birkaç usul kaidesi zikredelim: “İbahe
karinesi bulununca emir siygası, ibahe ifade eder.”
“Has lafız, kat’i hüküm ifade eder.” “Müevvel hass,
zanni hüküm ifade eder.” (Mir’at: 20.)
Kurallar, Kaideler:
“Kavaid: Kurallar” Kaide: Kural kelimesinin
çoğuludur. Her biri bir çok cüz’i hükümlere şamil
olan külli-umumi esaslar, kaziyeler, önermeler
demektir. Mesela:
“Aksine bir karine bulunmadıkça her emir vücub
içindir.” bir kaidedir, kuraldır. Buna göre
“Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin.” (Bakara:
2/43) emirleri namazın ve zekatın farziyetine
delalet eder.
“Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki kurtuluşa
eresiniz.” (Hacc: 22/77) ayetleri gibi emir sıygası
ihtiva eden bir çok cüz’iye uygulanabilir nitelikte
külli bir önermedir.
Yine “Aksine bir karine bulunmadıkça her nehiy
tahrim içindir.” kaidesine, kuralına göre;
“Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın.” (En’am:
6/151)
“Zinaya yaklaşmayın.” (İsra: 17/62) nehiyleri amden,
kasten, bile bile, düşmanlıkla adam öldürmenin ve
zinanın haram olduğuna delalet eder.
“Ey iman edenler! Bir topluluk (diğer) bir
toplulukla alay etmesin; belki onlar kendilerinden
daha iyidir. Kadınlar da (diğer) kadınlarla alay
etmesin; belki onlar kendilerinden daha iyidir.” (Hucurat:
49/11)
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin”
(Bakara: 2/188)
ayetleri gibi nehiy sıygası ihtiva eden bir çok
cüz’iye uygulanabilir nitelikte külli bir önermedir.
Usul-u Fıkhın Gayesi
Müctehidin, tafsili şer’i delillerden şer’i ameli
hükümleri çıkarması, mutlaka kendisine yol
gösterecek belli başlı kurallara ve prensiplere
uymasını gerektirir.
Bu gerçeği gözönüne alan İslam bilginleri, İslam
hukukuna candan hizmet aşkıyla, müctehidlerin hüküm
istinbatında takip ettikleri metodları açıklamak
üzere özel bir çalışma yapmışlardır.
Bu çalışma ile güdülen başlıca iki gaye şunlardır:
1) İctihad şartlarını taşıyanlar; -öncekilerin
yaptığı gibi ictihad edip- karşılaşılan fıkhi
olaylara, hüküm bağlayabilecekler,
2) İctihad şartlarını taşımayanlar ise;
müctehidlerin hükümlere varırken dayandıkları
delilleri ve o delillerden bu hükümlere nasıl
ulaştıklarını öğrenerek, onlardan nakledilen
hükümleri gönül huzuru içinde kabullenmiş
olacaklardır.
Bilindiği gibi, İslâmî hükümlerin alındığı kaynaklar
temelde ikidir. Bunlar Kur'ân ve Hadistir.
Fakat her meseleye ait hüküm Kur'ân ve Hadiste her
zaman aynıyla mevcut ve açık değildir.
Ya da Kur'ân ve Hadisteki lâfızlar; emir, nehy, hass,
âm v.s gibi değişik biçimlerde varid olmuştur.
Karşısına amelî bir problem çıkan müctehid, bu
problemin dînî hükmünü ortaya koymak için Kur'ân'ı
ve Hadisi araştırır. O mesele ile ilgili olan âyet
veya hadisin ne tür bir kalıpta olduğunu araştırır.
Mesela lafız emir kalıbı ile gelmişse, emrin vücup
ifade ettiğini bildiren usûl kaidesini göz önüne
alarak o hükmün farz olduğuna hükmeder.
Cevabını açıkça bulamazsa,
• hükmü açıkça belirlenen benzer problemlere
kıyasla,
• dinin temel ilkelerini göz önüne alarak ve
• daha başka temel kaidelerden yararlanarak
bu problemleri çözüme kavuşturur.
İşte müctehidin hüküm çıkarabilmek için yararlandığı
kaideleri tespit eden ve içeren ilme usûlü'l-fıkıh
(fıkıh usûlü) denilir.
Demek oluyor ki; usulü'l fıkıh; müctehidin, Kur'ân
ve Hadisten hüküm çıkarabilmek için ihtiyaç duyduğu
kural ve kaidelerden meydana gelen bir ilimdir. [1]
[1] Hüseyin Kayapınar, Şamil İslam Ansiklopedisi:
6/254.
Fıkıh ile Fıkıh Usulü Arasındaki Fark:
Usulcü, meseleleri ayrı ayrı ele almaz, icmali-külli
delillerden genel kaideler çıkarır.
Fakih, usulcünün çıkarmış olduğu bu kaideleri
malzeme olarak kullanır. Tafsili-cüz’i delillere
tatbik ederek şer’i ameli hükümler çıkarır.
Örneğin usulcü Kur’an ve sünnetten ‘Aksine bir
karine bulunmadıkça nehiy tahrim içindir.’ kaidesini
çıkarır.
Fakih, içki ve kumarın dini hükmünü tayin edeceği
zaman:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları
şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının
ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 5/90) ayetini delil
alarak haram hükmünü çıkarır.
Usûlü'l-Fıkıhın Doğuşu ve Gelişmesi:
İslâm'ın ilk dönemlerinde müslümanlar herhangi bir
meselenin dinî hükmünü öğrenmek istediği zaman
Rasulullah hayatta iken ona,
vefatından sonra da sahabelerinden birisine
başvururdu.
Bu soruları Hz. Peygamber, vahy yardımıyla ve teşrî
kaynağı olması hasebiyle cevaplandırırdı.
Sahabe Dönemi:
Sahabe de gerek Hz. Peygambere olan yakınlığı
gerekse Arap diline olan hakimiyetleri sayesinde
cevap verirlerdi. Karşılarına çıkan problemin halli
için Kur'ân'a ve Hadise müracaat ediyorlar ve
onlardan hüküm çıkardıkları hükümlerle problemin
hükmünü ortaya koyuyorlardı. Bunu teminde de pek
zorlanmıyorlardı.
Gerek Arapçaya olan hakimiyetleri gerekse Hz.
Peygambere yakınlıkları sebebiyle âyetlerin nüzul,
hadislerin vürud sebeplerini bilmeleri onların hüküm
çıkarmakta pek zorlanmamalarına sebep oluyordu.
Ayrıca onların takvaları, günahlardan uzaklıkları
Allah'ın yardımına vesile oluyordu.
Tâbiûn Dönemi
Sahabeden sonra gelen Tâbiûn nesli de aynı yolu
izledi. Şüphesiz onlar âyet ve hadislerden hüküm
çıkarırken belirli kurallara bağlı idiler. Ama
yazılı kurallara ihtiyaç duymuyorlardı.
Fakat zamanla bu nesiller ahirete intikal etti.
İslâm'a yeni giren yabancılar kendi dillerinden bazı
söz ve tabirleri Arapçaya soktular. Bunlarla
birlikte eski din ve düşüncelerinden bazı görüşler
de geldi. Yeni yeni bir takım problemler çıktı. Bu
problemlerin hallinde değişik kesimlerden değişik
fetvalar çıkmaya başladı. Bunlar içerisinde şerîatın
ruhuna uygun olanlar olduğu gibi, heva ve hevese
dayananlar, siyasî görüşlere bağlı olanlar da vardı.
İşte bu âmiller, meselelerle ilgili doğru hükme
varmak için bir takım temel kuralların ortaya
konulmasını gerektirdi.
Ulema bu ihtiyacı tesbit edince bu ilmin kurallarını
koymaya başladı.
Fıkıh usûlü ilminin doğuşu
Fıkıh usûlü ilminin doğuşu hicrî ikinci asra
rastlamaktadır. Her yeni doğanda olduğu gibi, usûlü
fıkıh ilmi de küçük ve zayıf doğdu.
İlk dönemde bu ilmin esasları müstakil eserlerde
toplanmadı. Fıkhın konuları arasında serpili bir
vaziyette idi. Çünkü müctehidler verdikleri hükmün
deliline ve bu delilden istifade şekline işaret
ediyorlardı. Hatta bununla da kalmıyorlar aksi
görüşün deliline de işaret edip onun münâkaşasını
yapıyorlardı.
İşte bu deliller ve onlardan istifade şekilleri
usulü'l-fıkıh kaidelerinden başka bir şey değildi.
Usul ilmi zamanla fıkıhtan ayrıldı
Bu ilim zamanla fıkıhtan ayrıldı; müstakil bir ilim
halini aldı. Yavaş yavaş gelişti ve kütüphaneler
dolusu kaynağa sahip bir ilim haline geldi. Usûlü'l-fıkıh
sahasındaki ilk eser -İbn Nedîm'in nakline göre-
İmam Ebû Yusuf'a aittir. Ancak, Ebû Yusuf un eseri
günümüze kadar gelmiş değildir.
Zamanımıza kadar bu ilim konusunda gelen en eski
eser, İmam Şâfiî'nindir. Bu yüzden o, fıkıh usülü
ilminin kurucusu olarak bilinmektedir. Şafiî'nin
er-Risâle adındaki bu eseri matbû olarak elimizde
mevcuttur.
Daha sonra İslâm alimleri bu ilme büyük itina
göstermişler ve sayılamayacak kadar eser vücuda
getirmişlerdir. Mesela Ahmed b. Hanbel, Kitabu
Taati'r Rasûl, Kitabu'n-Nâsih ve'l-Mensûh ve
Kitabu'l-İlel adındaki eserlerini yazdı.[1]
Usûlü'l-fıkıh sahasında eser yazan alimler
te'liflerinde iki ayrı metot uygularlardı. Bunlar;
• Mütekellimîn (kelamcılar) ve
• Hanefîyye metotlarıdır.
[1] Bibliyoğrafya için bkz. Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn,
I,110 vd.; Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Mevzûatu'l-Ulüm,
I, 503 vd.
a- Mütekellimîn Metodu:
Usûl kaideleri; delillerin ve bunların gösterdiği
biçimde tesbit edilmiştir. Daha çok mantıkî ve
nazarî bir metottur.
Mümessilleri, kuralları koyarken, bu kuralın mezhep
imamından nakledilen ferî meseleye uygun olup
olmadığına itibar etmemişlerdir.
Zekiyyüddin Şaban'ın deyişiyle bu gruptaki usûl,
fürûu-fıkhın hizmetçisi değil, onlara hakim bir
usûldür. Bu yüzden, bu metodla yazan usûlcülerin
eserlerinde, örneklerin dışında pek fürûa ait
hükümlere rastlanmaz. Şafiî ve Mâlikî usulcülerinin
ekserisi bu metodu izleyerek eser vücuda
getirmişlerdir.
Bunların tanınmışları ve eserleri şunlardır:
1- Kadı Abdülcebbar el-Mu'tezilî, eseri: el-Umde,
2- Ebu'l-Hasen el-Basrî, eseri: el-Mü'temed,
3- İmamu'l-Harameyn Abdülmelik el-Cüveynî, eseri:
el-Burhan,
4- Ebû Hamid el-Gazâlî, eseri: el-Müstasfâ,
5- Ebû'l-Hasen el-Âmidî, eseri: el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm
6- Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, eseri: el-Minhâc.
Şüphesiz, bu metotla yazılan daha birçok kitap
vardır. Bu sayılanlar, önde gelenleridir.
b- Hanefî Metodu:
Bu metodu takip eden âlimler, Hanefi mezhebi mensubu
oldukları için, bu metoda Hanefî metodu denilmiştir.
Bu metod mensupları, kendileri araştırma neticesi
genel kaideler koyma yerine, mezhep imamlarının
ortaya koyduğu fer'î meselelerden genel kurallar
çıkarma yoluna gitmişlerdir.
Bunlar, mezhep imamının ortaya koyduğu bir meselenin
üzerinde bina edildiği kaideyi bulup onu
sistemleştirmişlerdir.
Bu metotta nazarî kurallar yoktur. İmamlarının
hükümlerinin çıktığı amelî kaideler vardır. Bu
yüzden, bu gruba mensup bilginlerin kitaplarında
fürûa ait meselelere sık sık raslanır. Bu
gruptakilerin, böyle bir metod benimsemelerinin
sebebi, imamlarının kendilerine derli toplu kaideler
bırakmamış olmasıdır.
İmam Şafiî ise böyle değildir. O bizatihi kendisi
usûl kaideleri koyup, onları tesbit etmiştir. Bu
metoda mensup alimler tarafından da telif edilmiş
birçok eser vardır.
Bu eserlerin en eskileri tanınanları da şunlardır:
1- Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Cassas'ın "el-Usûl"ü,
2- Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed-Debbûsî'nin "Takvîmu'l-Edille"si,
3- Şemsu'l-Eimme es-Serahsî'nin"el-Usûl"ü,
4- Fahru'l-İslâm Pezdevî'nin "el-Ûsûl"ü,
5- Hafîzuddin en-Nesefî'nin "el-Menâr"ı.
Bunların dışında daha bir çok usûl kitabı bulunduğu
gibi, bu eserlere de bir takım şerhler ve haşiyeler
yazılmıştır. Bunların hepsinin buraya aktarılması
mümkün değildir. Arzu eden, Kâtip Çelebi'nin ve
Taşköprülüzade'nin yukarıda işaret edilen eserlerine
bakabilir.
c- Mecz Metodu:
Bir de bu iki metodu meczederek yeni bir metod
geliştiren ve bu metodâ göre eserler vücuda getiren
âlimler vardır. Bu gruptakiler bir taraftan, usûl
kaidelerinin sağlam temellere dayandığını isbat
ederken, diğer taraftan fıkıh kurallarını usûl
kaidelere bağlayarak fıkha hizmet etmişlerdir. Bu
metotla te'lif edilen belli başlı eserler de
şunlardır:
1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el-Bağdâdî'nin "Bedîu'n-Nizam
el-Câmî Beyne Kitâbey el-Pezdevî ve'l İhkâm"ı,
2- Sadru'ş-Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'un "et-Tenkîh"ı.
Bu eseri bizzat kendisi et-Tavzih adıyla
şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü,
Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem
edilmiştir.
3- Tâcuddîn Abdülvehhab es-Sübkî'nin "Cem'ul-Cevâmî"
adlı eseri.
4- İbnu'l-Hümâm'ın "et-Tahrîr"i[1]
[1] Seyyid Bey, Medhal, I, 50 vd.; Şâkir el-Hanbelî,
a.g.e., 34 vd.; Abdülvehhab Hallâf a.g.e., 15 vd.;
Dönmez, a.g.e., 30 vd.
Mecz Metodu ile Yazılan Eserler
Bu eserlerin dışında, ayrı özellikleri olan, eş-Şatıbî'nin
el-Muvafâkat ve el-İ'tisam, Şevkânî'nin İrşadü'l
Fühûl adındaki eserlerini anmak gerekir.
Usûl alanında yazılan klasik kaynaklar genelde hayli
zor, ibaresi çetin eserlerdir. Özellikle bunlardan
sonraki usûlcülerin eserleri daha çok cedel ve
münazaraya, biri birlerini tenkide, lafzî münakaşaya
yönelik bir hal aldı. Hiç usûlle ilgisi olmayan
birçok meseleler bu kitapların muhtevasına girdi.
Şüphesiz bu haller bu kitapları anlamayı
zorlaştırdı. Bunun için bu kitapları anlamaya
yönelik çalışmalar hatta bunlara reddiyeler yazıldı.
Bu yüzden, usulü'l-fıkıh ilmi anlaşılması güç hatta
imkansız bir ilim haline geldi. Bu yüzden muasır
âlimler usûl kurallarının daha kolay anlaşılması
için mesai sarfetmişler ve yeni eserler vücuda
getirmişlerdir. Seyyid Bey, Şâkir'ul-Hanbelî,
Muhammed Hudarî bey, Abdülvehhab, Hallaf, Muhammed
Ebu'z-Zehra, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî
ve Zekiyuddin Şâban'ın usûlleri burada
 |